Serüven Sineması I

Nostaljik Sinema Serüven Sineması

“Sinema nereye giderse gitsin, başlangıcını unutmayı göze alamayız.”

Martin Scorsese

Giriş…

Brian Selznick’in “The Invention of Hugo Cabret”(Zamanın Efendisi Hugo Cabret ve Buluşu – Artemis Yayınları) kitabından habersiz, 2011 yılında Martin Scorsese filmi ile ilgi duymaya başladım sinemanın ilk yıllarına. O yıllarda kurulan film stüdyolarına, başvurulan film hilelerine ve görsel efektlere hayran olmamak mümkün değil. O kadar emek verilen filmlerin büyük bir kısmının ayakkabı topuğu yapımı için eritilmesi de bir o kadar üzücü. Sinema tarihini, ahşap kutularımızdan birine sığdırdıktan hemen sonra da, tam bir Yeşilçam aşığı olan babamın arşivinden, çok eski bir ansiklopedisini kaynak alarak, böyle bir yazı dizisine başladık. İyi okumalar dileriz.

Sinemanın Doğuşu

Paris Boulevard des Capucines No:14

Sinema 1895 yılının aralık ayında Paris’te doğdu. Seyircinin karşısına çıkar çıkmaz önemli bir olay sayıldı. Sadece şaşırtıcı bir buluş olmasından ileri gelmiyordu bu. Seyircileri, geniş halk yığınlarını yepyeni sınırsız bir serüven evrenine sürüklüyordu da onun için. Hatta sinemanın daha başlangıçta, serüvenin bir çeşit simgesi sayıldığını söyleyebiliriz.

Paris’te, Boulevard des Capucines’deki ufak salonda, Lumiere Kardeşler’in hayretler uyandıran bu teknik buluşu ile karşı karşıya gelen seyirciler gerçekten heyecanlanmışlardı. Optik bilimi, birdenbire beklenmeyen bir aşamaya ulaşmış, resmin boyutlarını akıl almaz biçimde genişletmişti. Beyaz perdede hareketli görüntüler geçiyor, bir lokomotif istasyona giriyor, bir duvar yıkılıyor, caddelerden insanlar gelip geçiyordu. Bütün bunlar seyirciye yeni bir olanak sağlıyordu. Görsel, canlı, hareketli bir serüvene katılmak olanağı. Hem de öylesine etkileyici bir teknik buluş ki, zaman zaman insanları yanıltıyordu. sinemayla ilk kez karşılaşan birçok yazar, gazeteci ve eleştirmen heyecanlarının, şaşkınlıklarının etkisi altında görüntülerin “renklerini”, “boyutlarını” bile övdüler.

Lumiere Kardeşler İlk Gösterim
Bugün Paris’teki Boulevard des Capucines’teki 14 numaralı binadakı adreste Scribe adında bir otel bulunuyor. Ama yakından baktığımızda, otelin girişindeki ufak tabelada şu yazıya rastlıyoruz ;
“Burada, 28 Aralık 1895’te, Lumiere Kardeşler tarafından icat edilen Sinematograf ile hareketli fotoğrafın ilk halk gösterimi yapılmıştır.”

İşte, Lumire Kardeşler’in sineması böyle bir görsel serüven olarak doğdu. Sinema önce, büyük kentin seyircilerine günlük yaşantının görüntülerini sundu. Bir beyazperdenin, bir bez parçasının üstüne yansıtılan bu olağan görüntülere, bu hareketli resimlere gerçekten de olağanüstü, düşsel bir hava getirdi.

İşin garip ama gerçek olan yönü sinemayı bulan adamın, Louis Lumiere’in, gerçekte bu buluşunun olanaklarına pek büyük bir inanç beslememesiydi. Lumire’e göre sinema uzun ömürlü olmayacaktı, olmazdı da, çünkü başlıca özelliği belgeler üretmesiydi. Lumire’e göre, sinema, bir araştırma aracıydı, olsa olsa bilimsel bir eğlence sayılabilirdi.

Lumiere Kardeşlerin Ekibi İstanbul’da

Nitekim, Louis Lumiere, yeni yetiştirdiği sinemacıların belge toplamaları için dünyanın dört bir bucağına gönderdi. Promio, Felix Mesguich ve diğerleri, bavullarında taşıdıkları alıcıları ile sanki görüntü avına çıkmış birer gezgin alıcı yönetmeniydiler. Bunların Kuzey Afrika’da, Rusya’da Pekin’de, İstanbul’da çektikleri kısa belgesel filmler, Boulevard des Capucines’deki salonda toplanan seyircilere sunuluyordu. Sinemanın bu özelliğini de göz önüne katan Lumiere, buluşuna yeni bir ad yakıştırmıştı: “Büyük Yolcu”. “Büyük Yolcu” geniş halk yığınlarına dünyayı tanıtıyordu. İstanbul’un güzelliklerini, Afrika’nın gizlerini, Çarlık Rusyası’nın görkemini, Çin’in garip geleneklerini gözler önüne seriyordu.

Tarih : 3 Nisan 1897
Çeken : Alexandre Promio

Serüven Sinemasına Giriş

Dünya Değişiyor

Turizmin yalnız mutlu bir azınlığın tekelinde olduğu bir dönemde, sinema, diplomatların, gazetecilerin, varlıklı iş adamlarının oluşturduğu bu mutlu azınlığı aşıyor, bir Rudyard Kipling’in, bir Pierre Loti’nin romanlarındaki evreni herkesin ayağına getiriyordu. Sinemanın görsel serüveni gitgide boyutlarını genişletiyor, tüm dünyayı kapsamaya başlıyordu. Ne var ki, yeni doğan sinemanın, perdeye yansıttığı serüvenler henüz doğal güzelliklerin, göz doldurucu yerlerin ötesine uzanmıyordu. Kısacası sinema henüz başka “serüvenler”le ilgilenmiyordu. Oysa, XIX. yüzyılın sonları çeşitli “serüvenler”in ağırlığını taşımaktaydı. Amerika’da olsun Avrupa’da olsun ilk sendika hareketleri ortaya çıkıyor, zaman zaman da kanlı bir şekilde bastırılıyordu. Sınıfsal çatışmalar su yüzüne çıkıyor, tüm bir toplum yeni baştan düzenleniyor, yarı feodal bir düzenden sanayileşmekte olan bir uygarlığa geçiş hazırlanıyordu.

Avrupa’dan kopan insanlar akın akın Amerika’ya, “Yeni Dünya”ya göç ediyorlar, özledikleri yeni yaşamı, rahat düzeni burada bulacaklarını umuyorlardı. Manhattan’ın rıhtımları bu çaresiz kalmış göçmenlerle dolup taşıyordu. Habeşistan’da, Küba’da, genç sömürgelerde ulusal direnişlerin ilk kıpırtıları beliriyordu. Bütün bunlar da birer serüvendi, hem de toplulukları, seyircileri etkileyecek, sürükleyecek çeşitten gerçek serüvenler. Ama sinema, ilk günlerinde, bu serüvenlere yanaşmıyordu; bunları belki tehlikeli belki de zararlı görüyor, ilgisini, çabasını başka konulara yöneltiyordu.

George Méliés

Bir noktadan sonra Lumiere Kardeşler bu “bilimsel” buluşlarına ayak uyduramadılar; sinema da yön değiştirdi. Alanın boş kalması üzerine ortaya düş ve bilim-kurgu sinemasının babası sayılan Georges Méliés çıktı.

Melies Ay ‘a Yolculuk (Le voyage dans la lune, 1902) Kutupların Fethi (A la conquéte du Pole, 1912) gibi filmleriyle geniş seyirci yığınlarını uzak, çok uzak dünyalara sürükledi. Böylece, sinema daha emekleme çağındayken bir kaçış sinemasına yöneliyor, olağanüstü ya da olağan dışı serüvenleri yaratan, saptayan, sunan bir araç oluyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir